Arka BahÇe Forumu  

Geri Dön   Arka BahÇe Forumu > Bahçıvanlar > Sera
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Ser'den, Sera'dan.
Konudaki Cevap Sayısı
347
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
116047

Cevapla
 
Konu Seçenekleri Bu Konuda Ara Modları Göster
  #341  
Eski 01-06-2016, 23:08
Emin - ait Avatar
Emin Emin bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Bulunduğu Yer: Antalya
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 305/762
296 Mesaj ına 1700 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Makuf

Taa 13.11.2014 tarihindeki yazımda: “İyisi mi ben, bir gün öncesinden başlayayım anlatmaya” demiş ve öyle kalmışım.

Zahar o an anlatacaklarım o kadar çokmuş ki yorulmuşum yazmaktan, okuyanı da yormamak için mola vermişim.

Yazımın altından, üstünden, yanından hatta içinden o kadar çok gıcık verici, gıcık edici olaylarla dolu zaman geçtiği için insicamım allak bullak durumda.

Bu allak bullaklığıma rağmen yine de söz verdiğim üzere yazarak anlatmaya gayret edeceğim.


****

Yarın sabah löbete gidecektim, günler öncesinden löbet sırasının bize geldiğini biliyordum. (“Löbeti” yanlış yazmıyorum bizim oralarda “nöbete” löbet denirdi.)

Davarı olan mahalleli, kış çıktıktan sonra işin gücün bastırmasından olsa gerek, bir de herkes hemen hemen aynı mıntıkalarda ayrı ayrı koyun-kuzu otlatıp avare olacaklarına kendi aralarında davar löbetini icat etmişler…

Ancak bu löbet listesini kim çekip çevirir, hangi gün kim löbete gider, buna mahallede hangi akıllı kişi karar verirdi, o zaman da bilmiyordum şimdi de bilmiyorum.

Haa, bilsem ne olur, bilmesem ne olur o da ayrı mesele olsa da nöbet çizelgesini düzgün ve adaletli bir biçimde yürütmek her babayiğidin harcı olmadığını bildiğim için şuan takıldı kafama.

Mesela şöyle bir soruya gark olabilir insan: Kimisinin koyunu ve keçisi diğerlerinden çok çok fazlaydı, fazla olan çok mu sık nöbete giderdi?

Onu da bilmiyorum ama bizim o sıralar hepi topu altı tane koyunumuz vardı.

Sanki bizim de yazıda yabanda işlerimiz varmış gibi bu altı koyunu löbete katmak kafamı kurcalıyordu, altı koyun yüzünden yüzlerce koyunu otlatmaya götürmek bana akıllıca ve adil gelmiyordu ya, yine de iyi ki bu löbet işi vardı, yoksa ben her Allahın günü bu altı koyunu bir yerlerde sabahtan hava kararana kadar otlatmam gerekecek, o zaman da Şığali’nin (Şıh Ali) torunu Ruhi ve Nurullah’la, onların evinin önündeki iki dut ağacının dalları arasına uzattığımız sırığı file niyetine kullanıp, naylon topla voleybol veya Büyük Çayır’a gidip mahalleler arası futbol maçı yapmaktan mahrum kalacaktım.
Kaç günde bir bu löbet sırası bize gelirdi hatırlamıyorum ama yarın löbet sırasının bizde olduğunu annem döne döne söylediği için birkaç gün öncesinden biliyordum.

Neticede sabah löbete ben gidecektim.

Gün ağarmadan uyandırılmış, azık çığını belime sarılmıştı.

Koyunlarımızı iki göz evimizin altındaki ahırdan çıkarıp davarların toplanacağı yere götürdüğümde güneş göğü vişneçürüğünden pembeleştirmeye çalışıyordu.

Komşuların çoğu koyunlarını toplanma yeri olan Makuf'un Dağı'nın dibine getirmişlerdi.

Ancak davarlarını sürüye katmayan bir kaç kişi kalmıştı. Onların da ama kendileri ama çocuklarıyla sürüye katmak için gönderdikleri davarlarını bulunduğum yere getirmesiyle hiç acele etmeden dağın eteğinde gide gele keçi yolu haline gelmiş yerlerden sürüyü otlata otlata geçirerek dağlarla, taşlarla baş başa kalmıştım.

Bahar çoktan bitmiş.

Yaz da yazlığını yapmaya başlamıştı ama henüz otları tam sarartamaya gücü yetmemişti.

Otlarda sararma yoktu ancak görünürde dağın taşın kendi rengi dışında yeşile çalan şeyler de yok denecek kadar da azdı.

Baharda bu dağlara baktığımda az da olsa yeşile çalan bir renk görürken şimdilerde o renk kahve örneğine çalıyordu. (Annem kahverengine "kahve örneği" derdi.)

Hayvanların o taşların arasında neyi bulup, neyle karınlarını dımbılik olacak kadar şişirdiklerine şaşmak lazım.

Ki, ben de zaten şaşıyordum.

Kesin saymışımdır, kimden ne kadar davar geldiğini ama şimdi hatırlamam imkânsız; sanırım iki yüz civarında koyun vardı güttüğüm.

Bunların on, on beş kadarı da sürüyü allak bullak eden, dur durak bilmeyen keçilerdi.

Kızıyordum bunlara ama bazen büyük taşların, kayaların üzerine çıkıp bir poz verişleri vardı ki, bağırarak, ıslık çalarak, söverek, sırf gürültü olsun diye benim bile anlamadığım sesler çıkararak en sonunda taş atıp aşağıya indirdiğim anlarda bile onlara hükmetmiş olmanın gururunu yaşamıyordum, için için aynı yaramazlıkları tekrar yapmalarını bekliyordum.

Ne zaman bu ağzı otta, gözü oynaşta olan keçiler aklıma düşse yüzümdeki kaslar gevşiyor ve birincisi, “ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur,” ikincisi, “keçiye rakı içirmişler, kurdun inini sormuş” üçüncüsü “keçinin uyuzu gözenin üst başından su içer” atasözlerinin de yardımıyla içime ılık ılık bir gülümseme yayılır.

Keçiler hakikaten özel yaratıklardır. Elbette her canlı nevi şahsına münhasırdır ama keçiler bana göre biraz daha münhasırdır.

Bazen sürü tam da benim istediğim gibi başlarını yerden kaldırmadan keçiler de dahil toplu olarak aynı yerde uzun süre durup, otluyorlardı. Böyle durumlarda eğer yemeğim hala belimdeyse sırtımı değil, yanımı; yok eğer belimdekini karnıma aktarmışsam sırtımı bir kayanın daldasına yaslayıp dinlenirdim.

Sadece o gün değil, ne zaman taşa yaslansam hemen aklıma şu türkü gelir, bazen mırıldanarak bazen yüksek sesle söylerim:

“Taşa verdim yanımı, Toprak emdi kanımı, Azrail’e can vermezdim, Canan aldı, canımı. Oy dağlar, oy dağlar sümbüllü bağlar oy.”

O gün bu türküyü söylerken tam bakış hizamda, Karadağ’ın eteğindeki “Sümbül Bağı” denilen yer vardı.

Sümbül Bağlı Mevlit çok sıkı fıkı olmamakla birlikte arkadaşımdı ve amcası bir ağaca urgan bağlayarak kendini asmıştı.

Dolayısıyla hem sırtımı ”taşa vermiş” olarak bu türküye başlayıp “oy dağlar, sümbüllü bağlar” diye türkünün nakaratını söylerken sümbül bağına kafayı takmamak olmazdı.

E ben de kafayı takmış ve türkünün hikayesinin bu bağlarda, bu taşlarda, bu dağlarda yaşandığını düşünerek sanki daha yanık, daha yürekten, daha hissederek detone metone olmayı umursamayarak döne döne, başa sararak önümdeki koyun ve keçilere söyleyip durdum.

Daha sonraları bu türkünün sözlerindeki hikâyeyi büyükanneme sorduğumda bana Harput tarafında geçen bir olayı anlatmıştı.

Anlattığı:

“Elez’de bi oğlan bi gıza gönül veri. Sığ sığ gızın evinin önünden gidip, geli. Heralım gızın başka bi sevdiği olduğundan bu oğlana heç üz vermi. Gel zaman get zaman bu işin goğusu çığı. Mahlenin diline düşi. Gızın gardaşları gızı bi kinara çeki, bu oğlanla aralarında bi şe olup olmadığını sori. Gız yemin gasem veri, “heç gonuşmuşluğum yoğ” diyi. Bunun üzerine gardaşları sağlani ve oğlan bi ağşam üstü gine evin önünden geçerken yağaliler bunu, başliler döğmeğe. Oyanı buyanı derken oğlan ellerinden kurtuli, kaçi. Kaçi ama bu arada sağ yanından bıçağı yiyi. Yarası derin olmadığından kaçabili. Gızın gardaşları epey eselese de tutami. Garanlığ bastığından oğlan bi daşın dibine sağlani, bulamiler. Gan gaybından orda öli. Arğasından bu türkü söleni, işte!”

“Elazığ’da bir oğlan bir kıza gönül veriyor. Sık sık kızın evinin önünden gidip, geliyor. Herhalde kızın başka bir sevdiği olduğundan bu oğlana hiç yüz vermiyor. Gel zaman git zaman bu işin koksu çıkıyor. Mahallenin diline düşüyor. Kızın kardeşleri kızı bir kenara çekiyor, bu oğlanla aralarında bir şey olup olmadığını soruyorlar. Kız yemin ederek, “hiç konuşmuşluğum yok” diyor. Bunun üzerine kardeşleri saklanıyor ve oğlan bir akşamüstü yine evin önünden geçerken yakalıyorlar bunu, başlıyorlar dövmeye. Oyanı buyanı derken oğlan ellerinden kurtulup, kaçıyor. Kaçıyor ama bu arada sağ yanından bıçaklanıyor. Yarası derin olmadığından kaçabiliyor. Kızın kardeşleri epey kovalasa da tutamıyorlar. Karanlık bastırdığından oğlan bir taşın dibine saklanıyor, bulamıyorlar. Kan kaybından orada ölüyor. Arkasından bu türkü söyleniyor, işte!”

Sonraları bu türkünün Erzincan yöresine ait olduğunu öğrendiğim de Büyükannemin iyi üfürdüğünü anlamış ve biraz bozulmuştum ama hakikaten yaşanmamış olsa bile böyle bir olayı türkünün sözlerine bu kadar güzel nasıl bağlayabildiğine de imrenmiştim.

Neyse, bildiğim türküleri döne döne söylemem koyunların umurunda olmadığından, beni de benden başka dinleyen olmadığından usanmıştım.

Gün bu kadar mı uzun olur? Ne zaman akşam olacaktı?

Önümdeki yazılara, tarlalara, dere boyu taa Şebşebik'in sonuna kadar olan kavak yeşili, söğüt yeşili, çınar yeşili, dut yeşili, iğde yeşili velhasıl-ı yeşilin tüm tonlarına bakıp, zamanın geçmesini beklemek eziyete dönmüştü.

Güneşten sakınarak kayaların daldasında uzunca bir süre oturduğumda mayışmaya sonrasında da uyku yetersizliğinden tapiklemeye (şekerlemeye) başladım, göz kapaklarım kapanıyor, kafam hızla önüme ya da meylim nereyeyse o yana düşüyordu. Düşüşün etkisiyle olsa gerek hemen irkilip kendime geliyordum. Sürüye bir hal olur, koyunlar alır başını her biri bir yana dağılır, kurt murt dalar endişesiyle uykum kendiliğinden geldiği gibi kendiliğinden de kaçıyordu.

Mutlaka bir şeyleri düşünüp, aklımdan çok şeyler de geçirmişimdir ama insan kırk sene sonra Makuf'un Dağı'ndan aşağılara doğru Keban Barajının bulanık mavisine, Elazığ tarafındaki Karadağ'a ve bu dağın sudaki yansımasına, gölün ortasında kalan Pertek Kalesine bakarken neler düşündüğünü nasıl hatırlasın.
Acaba neyi düşünürmüşüm şimdi çok merak ediyorum.

Ama o zaman esas merakım şuydu: Bu dağa her çıkışımda içten içe cevabını bilmediğim halde kendime sorardım, bu Makuf kimdi? Başka hiç bir yerde Makuf diye bir isim duymamıştım.

Delinin, mecnunun biri bu dağa sığınmış dağa kendi adını vermiş olabilir desem, bu dağın sığınılacak bir yeri de yok. Dağ demeye şahit lazım tam dağ da değil, tepeden büyük o kadar. Ancak bu tepenin manzarasına ise diyecek bir şey yok.

Bir dağ nasıl bir adamın olurdu?

Zengin birisi olsa ne doğru dürüst yeri, ne bir meşesi ne bir alıç ağacı hatta çalısı bile olmayan, kuru taştan başka bir boku olmayan bu dağı niye sahiplensin?

Nasıl biriydi bu Makuf?

Dağa ismini verdirecek kadar ne özelliği vardı?

Sadece dağa da değil dağın önündeki azıcık düzlüğü olan bir yerde etrafı böğürtlen ve karaçalılarla çevrili, suyu ise Kayaballı mahallesinden gelen bir göl vardı ki, ilk yüzmeyi öğrenme denemelerimi bu dibi çamurlu gölde yapmıştım, bunun adı da “Makuf’un Gölü”ydü.

Bu dağa taştan başka bir şeyi yok diyerek haksızlık etmeyeyim incinir. Çünkü dağın doğusunda yani gölün bulunduğu tarafta kökleri kayaların arasındaki çatlaklarda olan dip dibe çıkmış üç beş kök garip ve bodur, ağaçla çalı karışımı incirler vardı.

Çok da lezzetli küçücük meyveleri olurdu, özellikle onun siyahla mor karışımı kabuğu olan incirini yemek için göle yüzmeye gittiğim zamanların dışında da üşenmeden ziyaretine gitmişliğim çoktur.

Benden çok önceleri de ziyaretine gelenler varmış demek ki, incir köklerinin saklı olduğu bu kayaların üzerine dikkatle bakıldığında yanmış, bitmiş, kararmış mum izleriyle birlikte incirin ve yanındaki çalımsı derdoğan ağacının dallarında bağlanmış çaput parçaları da görülürdü.

Şu kadar sene sonra bile bu dağın ismi niye Makuf’du acaba diye merak ediyorum.

Kimdi bu Makuf?


-Bu da numarasız 2-
Alıntı ile Cevapla
Emin kullanıcısına teşekkür edenler
ar_de_ (02-06-2016), buena vista (03-06-2016), dentist (03-06-2016), Master (02-06-2016), neron (03-06-2016)
  #342  
Eski 02-06-2016, 13:48
ar_de_ - ait Avatar
ar_de_ ar_de_ bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Jan 2007
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 133/1013
128 Mesaj ına 587 Kere teşekkür edildi
Tanımlı nihayet ...

sevgili Emin nihayet ... hakikaten kim bu Makuf ? anılardan gelen hoş bir "arkası yarın" yazısı . umarım devamı için çok beklemeyiz . teşekkürler
Alıntı ile Cevapla
ar_de_ kullanıcısına teşekkür edenler
dentist (03-06-2016), Emin (11-04-2017)
  #343  
Eski 25-03-2017, 17:33
Emin - ait Avatar
Emin Emin bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Bulunduğu Yer: Antalya
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 305/762
296 Mesaj ına 1700 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Nasıl anlatsam

Özdemir İnce'nin okuduğum bir yazısında şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım:

"Hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil."

Başka bir yazısında da:

"Dil ve sözcükler tekin değildir. Hiç ummadığınız zaman pişmiş aşa su katarlar."

Uzunca bir süredir hiçbir şey yazmıyorum daha doğrusu yazdıklarımı tamamlayamadan bırakıyorum.

Dolayısıyla buraya da bir şey yazmadım, aylardır.

O aralar bir şey oluyor, gündem değişiyor, düşüncelerim bulanıklaşıyor.

İşte o bir şeyler oluyor dediğim anlarda hayat üzerime üzerime geliyor.

Göz göze geldiğimizde hayatın bana şaşı baktığını görüyor ve ben de sırf ona öyle pürdikkat bakarak kötü bir şey yaptığımı düşünerek gerçek suçlu benmişim gibi bakışlarımı biran evvel başka yerlere kaçırmanın yollarını arıyorum ve buluyorum bulmasına da ama onun yine de şaşı bakmaya devam ettiğini aklımdan çıkaramıyorum.

Allahtan rızkımı yazı yazarak kazanmıyorum yoksa açlıktan nefesim kokardı.

Eğer bir yerlere yazı yazarak geçimimi sağlayan biri olsaydım ya ıkınarak yazılmış leş kokan nefsi müdafaa yazıları yazar yahut hele ki bu dönemde zülfüyâra dokunmamak için kim bilir nasıl kıvırma payı bol olan yazılarla baş başa olurdum.

Gidişatımız yüreğimi daraltıyor desem yeridir.

Ve bir başkasının daralan yüreğime dışarıdan üstünkörü bakıp, öyle sanki kendi kendine, kendiliğinden daralmış gibi görmesi ihtimaline karşılık, onun hangi hoyrat eller tarafından sıkıldığını tane tane üşenmeden bırakın başkasına söylemeyi, kendime bile yani sıkılan yüreğime bile işte seni bunlar bunlar sıkıyor demeyi, ona yapacağım ikinci bir eziyet sayıyorum.

Belki de böyle yaptığım için canım çok uzun süredir sıkkın.

Öylesine uzun bir süre ki taa 3 Kasım 2002 tarihinden itibaren her geçen gün damla damla dolmuş, taşmış sonra yeniden dolmaya başlamış, tekrar taşmış yeniden dolmuş, boşa da damlamış, doluya da damlamış, manalı manasız damlamalarla, anlamlı anlamsız taşmalarla, gerekli gereksiz bulanmalarla ama hiç durulmalara denk gelemeden asla ninni yerine sayılmayan şıp şıp şıp, tıp tıp tıp gibi tekrar eden sinir bozucu sesini benden başkasının duyamadığı yamyaş bir sıkkınlık.

Üstelik bu yazıyı okuyacaklara bu durumumu bir türlü anlatamamanın verdiği bezginlik de cabası.
Alıntı ile Cevapla
Emin kullanıcısına teşekkür edenler
account (26-03-2017), ar_de_ (31-03-2017), buena vista (26-03-2017), dentist (26-03-2017), Master (26-03-2017), neron (26-03-2017), su (27-03-2017)
  #344  
Eski 11-04-2017, 18:19
Emin - ait Avatar
Emin Emin bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Bulunduğu Yer: Antalya
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 305/762
296 Mesaj ına 1700 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Halk Oyalaması

Sekiz kişilik işyeri yemek masasından karnı doyanlar yerlerinden kalkmış olmalılar demek ki Fatma Hanımın "Emin abi yemek" diyen sesini duydum ve aheste aheste kapısı açık odamdan yemekhaneye doğru yöneldim.

Yemek'te kemikli etle pişirilmiş patates, pirinç pilavı, yoğurt ve nar ekişi bol olduğundan sos yerine kola dökülmüşmüş gibi suyu kararmış salata vardı.

Yaşlanınca dildeki tat alma duyuları azaldığından mıdır yoksa çay ve sigaranın dile yapışan pasından mıdır, nedir yemekten az da olsa lezzet alabilmek için cin biberi gibi şeyleri de sofrada görmek istiyorum ve bunu bilen Fatma hanım cam bir kapaklı kapta bir avuçluk biber bulunduruyor.

Cin biberlerinden birkaç tane tabağımın yanına koyup kimseye afiyet olsun gibisinden bir şey bile demeden masaya oturdum.

Özellikle patatesli yemeklerin içindeyse kemikli etten pek hazzetmem.

Böyle yemeklere denk geldiğim zaman taa 1982 yılında İzmir Fuarı Akasyalar Gazinosunda komilik yaptığım günler gelir aklıma, o günlere giderim.

Çalışanlar için pişirilen genellikle nohut, patates ve kuru fasulye ağırlıklı yemekler hep parça kemikli etlerle yapılırdı.

Nasıl doğranmışsa bu kemikler, hem kıymığı bol hem de eti az ve sinirli, damarlı şeylerdi. Önce şefler, sonra garsonlar en sonunda komiler yemek yemeğe giderdik.

Tencerelerin dibine çökmüş kemik parçaları da nasıl oluyorsa hep benim tabağıma, benim kısmetime düşerdi. Aman benimki etsiz olsun desem de aşçıya o küçük kıymıklar yağlı salçalı suya saklanarak ya da patatesin içine gizlenerek gene gelirdi.

Pür dikkat yemeğimi yerken bir yandan da kaplamam sökülmüş ve altındaki dişi çektirmişim daha ağrısı bile tam geçmemiş, yarası kapanmamış o yüzden sağ tarafımla çiğniyorum, dilime hükmetmeye çalışarak sol tarafa yemeklerin gitmesini önlemeye çalışıyorum.

Bunu niye anlatıyorum, zaten fiziksel olarak ağzım bozuk demeye çalışıyorum.

Masada gergin bir suskunluk var, hemen yanımda Ahmet, onun yanında Rahman, karşısında Ahmet, Ahmet'in yanında Yavuz, onun yanında Fatih var, masanın en başında tencerelerin yanında da Fatma Hanım oturuyor. Şirketin sahibi Mehmet Bey ise sofradan yeni kalkmış, kendine bir çay almış sigara yakmaya çalışırken gezeliyor ve yemekhanenin bir içine bir dışına çıkıyor.

Son birkaç aydır yemekhanedeki televizyon açıksa ve siyaset varsa edepsizlik yapıp, değiştirin şu kanalları, zaten iki lokma bir şey yiyeceğiz ağzımızdan burnumuzdan gelmesin gibisinden kısa, gergin ve aynı zamanda ricalı buyurgan lafı ortaya söylüyorum. Kimse üzerine alınmıyor ya da hepsi üzerine alındığı için kumanda kimin yanındaysa o bu durumdan görev çıkararak kanalı değiştiriyor yahut televizyonu kapatıyor.

Ben yemekhaneye girdiğimde televizyon açıktı ve muhtemelen a haber kanalında birileri konuşuyordu ki Fatma hanım kanalı değiştirdi, her zaman kadın programlarına geçerdi ama bu sefer belki de yanlışlıkla TRT Belgesel kanalına geçti.

Benden önce konuşulmuş, yorumlanmış olmalı ama dediğim gibi ben içeri girdiğimde tabaklara çarpan çatal kaşık sesinden başka bir ses yoktu.

Yemeğimin dörtte birini anca yemiştim ki tabağını bitirmek üzere olan Ahmet esasında doğrudan bana ama görünürde ise boşalan tabağına doğru "Kılıçtaroğlu yalan söylüyor" diye kısa temiz ve sinsi bir cümle kurdu.

Bu cümlenin öncesi var mıydı, ben orada değilken bir mevzu vardı da onun devamı mıydı yoksa bu cümle ile başlayıp devamı gelecek başka cümleler olacak mıydı, bekliyordum, kemikli etleri patateslerden uzaklaştırmaya çalışırken.

Kimseden herhangi bir yorum gelmedi. Oradaki hiç kimseden asla karşı bir laf gelmezdi ama hayret, tasdik eden de çıkmamıştı, derken arka tarafımdan "Bunlar bizi denize dökecekler" diyen şirket sahibi Mehmet Beyin sesi geldi.

Bu lafı der demez de ağır adımlarla yemekhanenin kapısına yöneldi.

Dilimi, yemeklerin sol tarafıma gitmemesi için çabalaması işinden vazgeçirerek yeteri kadar yumuşattığım yiyecekleri yuttum. Dönüp arkama bakmadım ama biliyordum ki Mehmet Bey yemekhanenin kapısının yanında dineliyor, hem ona hem de Ahmet'e ve aynı zamanda oradaki herkese dilim döndüğünce ve sinirim elverdiği ölçüde:

Haa tamam, ne güzel buldunuz aklınızca bir açık, gene mağdur oldunuz.

Ulan Ahmet hiç adamına toz kondurmuyorsun gene, bak az önce dedi ki: Ben ne aldatan oldum ne aldatılan" duydun mu? Daha yeni dedi, az önce yani. Muhtarlara osuruk basıyordu.

Sence doğru söylüyor değil mi?

Niye susuyorsun doğru mu söylüyor, yalan mı?

Halbuki bu kulak ondan bizi aldattılar anlamında bir sürü söz işitti.

Rabbim ve milletim yani milletim derken sana diyor Ahmet, beni Ahmet affetsin diyor.

Ya o zaman yalan söylüyordu ya şimdi. İkisi de doğru olamaz de mi Ahmet?

Utanmadan, yüzünüz kızarmadan başyüceniz gibi takmışsınız kafayı Kılıçtar'a.

Sizi anlayamadım ben. Çözemedim bir türlü.

Yalan söyleyeni neden seversiniz, bölücüyü niye seversiniz, hırsızı, rüşvetçiyi böyle gözü kapalı sevmenizin nedeni nedir?

Ağzımdan burnumdan getirdiniz yemeği. Bak elim titriyor sinirimden, benim inadıma mı konuşuyorsunuz?

Nasıl Müslümansınız siz ya, ne vicdan varmış sizde. Paslanmış vicdanınız, körelmiş. Gerçekleri, doğruları neden görmezden geliyorsunuz.

İçine ettiğimin vatanı bir tek benim vatanım değil, sizin de vatanınız. Bir tek ben mi sevmek zorundayım, sinirlerim altüst oluyor.

Hepinizin gözünün önüne perde çekilmiş sanki, tül perde de değil, kalın perde, ne perdesi gözünüze tayyip kataraktı inmiş.

Etin kemiği vardı ama o sözleri eden dilimin kemiği yoktu. Bir yandan titreyen elimle zapt edemediğim çatalla patatesi tabağın orasına burasına iteklerken diğer yandan da arka arkaya söylediğim laflardan sonra acaba hangi cümlenin sonunda yemeği bırakıp orayı terk etmem gerektiğini düşünürken Fatma
Hanım söze girdi:

"Emin abi bir şey sorabilir miyim?"

"Hayır sorma" dedim, terbiyesiz ve azarlayan bir ses tonuyla. Böyle der demez yüzüme kan bastı utandım ama söylemiş oldum bir defa.

"Kötü bir şey değil, soracağım, neden sen de bizim gibi sakin sakin konuşmuyorsun, bak elin titriyor?"

"Elimde değil, sizler gibi sakin ve gamsız olamıyorum" derken ayağa kalkmıştım bile. O sırada içeriye Hasan giriyordu.

"Aha bir katıksız tayyipçi daha geldi" diyerek muhtemelen Hasan'ın "Gene n'oldu bu adam dellenmiş" diyen düşüncelerinin içinden geçip dışarı çıktım.

Lavaboya gidip ağzımı çalkaladım ama titremelerim geçmemişti, gelmişken bir de içeceğim çaya yer açmak istedim ve titreyen elle prostatlı bir adam gibi çişimi yapıp odaya döndüm.

Çayla birlikte sigaramı içerken düşündüm durdum. Elbette bu gidişe "hayır" diyecek olanların sayısının çok yüksek olması arzulanır hatta "Evet"in yüzde yirmileri geçmesi bu ülke için utanç vericidir ama sonuç ne olursa olsun, evet de çıksa hayır da çıksa sürüklendiğimiz süreç hiç hoş değil.

Durumu beğenmeyen Neyzen'in dediği gibi ben de gidişatımızın arıtma tesislerine doğru değil, doğrudan foseptik olduğunu düşünüyorum, karamsarım.

Şahid - i şevk - u safa etmez teveccüh bizlere,
Yaver - i bahtı ezelde gırtlağından boğmuşuz,
Safha - i mazi mülevves, hal bok, ati kenef,
Mader - i hürriyetin guya götünden doğmuşuz. /Neyzen Tevfik
Alıntı ile Cevapla
Emin kullanıcısına teşekkür edenler
account (12-04-2017), ar_de_ (19-04-2017), buena vista (12-04-2017), dentist (12-04-2017), Master (12-04-2017)
  #345  
Eski 18-12-2017, 14:26
Emin - ait Avatar
Emin Emin bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Bulunduğu Yer: Antalya
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 305/762
296 Mesaj ına 1700 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Ecel Meleği

Beni görmüyorlardı.

İrice bir dut ağacının arkasındaydım.

Titrememi saymazsam, çıtımı çıkarmadan onları dinliyordum.

Azrail'in ne giydiğini, nasıl göründüğünü o güne kadar görmüş değildim ama sanki öncesini görmüşüm gibi bugün çok farklı giyindiğini ve de bizim gibi göründüğünü hem de o kadar müşfik, sevecen ve hatta onun şanına yakışmayacak bir şekilde hoşgörülü, dedecan bir görünümün içinde oluşu beni hayretler içine sokmuştu.

Zaten Azrail'i önceden görmüş olmam imkânsız.

Sadece çocukluğumda okuduğum şeylerden aklımda bir şeyler kalmış.

Onun genellikle kapkara bir kullikli farace yani külahlı pardösümsü bir şey, uzaktan bakınca bir nevi balıkçıların giydiği yağmurluğa benzeyen örtünün içinde, elinde tırpanla dolaşan ve yüzü görülmeyen bir adam gibi düşünmüşümdür.

İşte böyle düşündüğümden olsa gerek, onu şimdi senin benim gibi giyinen yaşını başını almış ama oldukça dinç, insanın eğilip elini vermese bile ısrarla öpmek isteyeceği bir dede adam gibi görünce şaşırmamak elde olmayacağından ben de şaşırmıştım.

Sanırım benim dutun arkasında olduğumu o da sezmişti ama bana sezdirmemeye çalışan bakışlarla ara sıra öylesine etrafa boş gözlerle bakıyormuş gibi yapıyordu.

Benim hesapta kitapta olmadan orada oluşumdan onun çok rahatsız olduğunu söylemek manasız olur ama ben öylesine korkmuştum ki bacaklarım dut yaprağı gibi tir tir titriyordu. Esasında dut yaprakları kendiliğinden titremiyordu, kolay değil, şimdiye kadar öyle herkesin göremeyeceği birini görmüşüm, bacaklarım ne yapsın, sallanan gövdemi ayakta tutabilmek için duta yaslanınca dut ağacı da silkeleniyormuş gibi olmuş dolayısıyla koca ağaç dalıyla yaprağıyla titrer olmuştu.

Peki, ben az ilerimde oturan iki kişiden biri olan, o dede adamın Azrail olduğunu şıppadanak nasıl anlamıştım bilmiyorum. Herhalde" abdala ayan olur" cinsinden bir şey.

Bilmediğim diğer şeyler ise; o bahçede ne işim vardı, oraya niye gidiyordum yahut gitmiştim ve Azrail'in yanındaki o genci yani Osman'ı nereden tanıyordum?

Diyeceğim o ki, bir sürü garip ve bilinmeyen şey var, bu anlatacaklarımda.

Tabi sonuna kadar anlatabilirsem, eğer.
Alıntı ile Cevapla
Emin kullanıcısına teşekkür edenler
AnnE (19-12-2017), ar_de_ (18-12-2017), buena vista (11-01-2018), dentist (19-12-2017), Master (18-12-2017), TheSecret (19-12-2017)
  #346  
Eski 12-01-2018, 15:32
Emin - ait Avatar
Emin Emin bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Bulunduğu Yer: Antalya
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 305/762
296 Mesaj ına 1700 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Azrail Abi, Ecel Amca, Melek Dayı

Sanki Ecel meleği değilmiş gibi hiç acele etmeden "Osman, senin canını almaya geldim, var mı benden bir isteğin" dedi.

Belki tam böyle dememiştir, ben korku titremesi içinde öyle dediğini yada oturduğu yerden kıçını kaydırarak iyice yanına varıp elini Osman'ın omuzun hafifçe vurduktan sonraki oturuş biçimlerinden öyle demesi gerektiğini, başka bir cümle kurmasının olayların akışına uygun olmayacağını düşündüğümden buna benzer bir sohbet cümlesi kurduğunu duyumsamışımdır.

Bu zamansız teklif karşısında Osman'ın boğazı kurumuş, o kurumuş boğazın boğumlarından çıkan sözleri de diline damağına çarpa çarpa sendelediğinden kekeme gibi cevap vermiş olmalı.

Yüzüne karşı demese bile içinden "Azrail abi, Ecel amca, Melek dayı" ya da başka bir giriş kelimesiyle "etme eyleme, bu yaşımda hangi ölümden bahsediyorsun, ne ölümü" demiştir. Demesi gerekir.

Meleğin böyle bir karşılığı veya içinden geçirdiği sözleri anlamaması mümkün değil. Osman'ı ikna etmek için "Eninde sonunda bu kötülük (yada iyilik) olacak. Ecelden kaçıp kurtulan yok. Hazır buraya gelmişken eli boş dönmek bana uygun gözükmüyor, istiyorum ki sen de benim gibi istekli olasın" anlamına gelecek sözler etmiş olmalı.

Osman'ın canını teslim etmemek için itiraz etmesi ve bu itirazları yüzündeki acıklı ifadeden anladığım kadarıyla yalvarış içinde söylemesinden dolayı süngüsü düşmüş Azrail'in o arada bana yöneleceğini düşünmeye başlamıştım.

Osman "git" dedikçe, vicdanı sızlayan Melek, "Tamam gideyim ama söyle, peki ne zaman geleyim" dermiş gibi bakıyordu.

Adeta bir pazarlık içine dalmak üzereydiler.

"Bırak, bu gençliğimi hele bir yaşayayım..." demiş ve cümlesinin sonunun biçimsiz bir yerde düğümleneceğini anlayarak susmuş olmalı.

Azrail baltasını taşa vurmak istemiyor, takındığı o müşfik ve hoşgörülü tavrını sürdürürünce de Osman'ın korkusu yüreğinden uzaklaşıyor, korkunun boşalttığı yerlere ise güven duygusu hızla doluşuyordu.

Osman'ınki kadar olmasa da benim de korkularım azalmaya başlamıştı ancak bu pazarlık işinin nereye kadar süreceğini ve nasıl biteceğini daha çok merak etmeye başlamıştım.

Korkum nispeten azalsa da titremelerim geçmemişti. Ayrıca konuşmalarını kendimce uydurmaktan da usanmıştım. Ne yapacağımı bilemez bir halde göğsüm sık sık şişiyor, kalbim de öyle çarparak kan pompalıyordu ki kafama gelen kanlar anlımdan geçerken sımsıcak olmuştu. Elimi anlıma attığım zaman avuçlarıma ılık sular yapışıyordu.

Dediğim gibi konuşmalarını kulaklarımla duyamıyordum, bazen dudak okumasını bilmememe rağmen şakır şakır dudak okuyor, bazen çatılan kaşlara, kafa, omuz hareketlerine, buruşturulan suratlara mana yükleyerek aralarındaki pazarlık sohbetini izlemeye çalışıyordum.

Nasıl olduysa artık dut ağacının arkasından aniden açığa çıkmıştım. Sanki ben yerimdeydim ama dut ağacı benden sıkılmış dalını, yaprağını toplamış kökünü az öteye kaydırmıştı.

Olduğum yerde kök salmış gibiydim.

Hem Osman: "Gel gel" dercesine hem de Azrail: "Gel Emin, sen de gel" bakışları ile yanlarına çağırdılar, beni.
Alıntı ile Cevapla
Emin kullanıcısına teşekkür edenler
ar_de_ (12-01-2018), buena vista (13-01-2018), dentist (14-01-2018), Master (13-01-2018)
  #347  
Eski 12-01-2018, 22:01
ar_de_ - ait Avatar
ar_de_ ar_de_ bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Jan 2007
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 133/1013
128 Mesaj ına 587 Kere teşekkür edildi
Tanımlı

"diyeceğim o ki bir sürü garip garip ve bilinmeyen birşey var, bu anlatacaklarımda." demişsin . merakla bekliyoruz devamını . yazılarını özlemişiz. teşekkürler
Alıntı ile Cevapla
ar_de_ kullanıcısına teşekkür edenler
dentist (14-01-2018), Emin (27-07-2018)
  #348  
Eski 27-07-2018, 19:05
Emin - ait Avatar
Emin Emin bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Mar 2006
Bulunduğu Yer: Antalya
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 305/762
296 Mesaj ına 1700 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Ölüm Meleği ve Hazreti Musa

"Hem Osman: "Gel gel" dercesine hem de Azrail: "Gel Emin, sen de gel" bakışları ile yanlarına çağırdılar, beni" demiştim...

***

Vardım, herhangi bir şey demeden hatta selam bile vermeden yanlarına çömeldim.

Beş altı yıllık bir ceviz ağacının dibinde oturuyorlardı. Ceviz ağacının gövdesi çok gürbüzdü. Yaprakları da öyle sağlıklıydı ki anlatamam. Oysa ben Azrail'in yanına gitmiştim ama dikkatim ceviz ağacındaydı.

Hiç birimiz konuşmuyorduk.

Bizim sessiz bıraktığımız boşluğa çok hafif yaprak hışırtılarının sesi dolmuştu. Sadece çok ötemizde belirsiz aralıklarla öten bir kaç kuş sesi sessizliğin bir tarafından girip öbür tarafından çıkıyordu, o kadar.

Selam vermemiştim ama yine de benim bir şeyler söylemem gerektiğini düşünerek bir yerlerden onların sohbetinin içine dalsam daha iyi olacak diye düşündüğümden ürkekçe ve oldukça da sakin şöyle dedim:

"Bu dünya ile işi bitenlerin mi canını alıyorsun yoksa başka nedenler de var mı?"

Sorduğum o saçma sorunun yanıtı gelseydi ne değişecekti ki? Vereceği cevap umurumda değildi, öylesine, laf olsun torba dolsun cinsindendi, sorduğum soru.

Beni iplemedi mi, sorumu mu salakça buldu yoksa başka bir şey oldu da ben mi anlamadım, yüzüme baktı; bakar bakmaz hızlıca yüzünü benden kaçırdı.

Hani kalıp bir söz vardır; "söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir, çıktıktan sonra sen onun esirisin" cinsinden. İşte, sorduğum o sorunun cevabı gelmeyince esir düşmüşçesine panikledim.

Kendimde kusur aramaya başladım. Niye böyle bir soru sordum diye boz bulanık ve köpüklü düşüncesizliklere daldım.

Düşüncesizlik diye bir şey var mı?
Var, aklından peşine takılacağın hiç bir fikir kırıntısı geçmiyor.

Bu durum, Ölüm Meleğinin yüzüme bir kez daha baktığı anda savruldu, geçti.

Bu bakış sonrası yavaş yavaş gevşiyor, rahatlıyor ve kendime olan güvenim yerine geliyordu.

Garip bir süreçti. Bir bakışıyla içim daralmış, ikinci bakışıyla narkozdan çıkmış gibi olmuştum.

Yüzünü benden çekmeden ifade alan bir soruşturma savcısı edasıyla ikinci sorumu yapıştırdım:

"Hazreti Musa senin hangi gözünü çıkarmıştı?

Bu soru benim son şansımdı sanki. Kurşunları bitmiş süngüsüz tüfek gibiydim.

Kırdığım potların farkındaydım.

Birinci potum: Selam vermeden yanlarına varışım "elimde tüfek var" demekti.

İkincisi sorumla da mermisiz tüfekle "afakî dipçik vuruşu" yapmıştım ve denk getiremediğimden olsa gerek tüfekle birlikte ben de savrulmuştum.

Bu son sorumla "ufki dipçik vuruşunu" denemiş oldum.

Denk getirip getirmediğimi birazdan anlayacaktım ve eğer denk getirememişsem Azrail o tüfek dediğim şeyi ya yukarıdan yani ağzımdan burnumdan sokar bana yada aşağıdan.

Ağzımdan çıkan "Hangi gözünü çıkarmıştı" sözümün sesi cevizin dallarına, gövdesine, yapraklarına çarpıp çarpıp yankılanıyordu.

Azrail Dede'nin oturduğu yerden doğruluşunu gördüğüm anda tam bir teslimiyet haliyle gözlerimi kapadım.

Bekledim.

Kramp girmişti her yanıma.

Biraz daha bekledim.

Çığlığını içimde boğduğum acılı felç halimle bir süre daha bekledim.
Alıntı ile Cevapla
Emin kullanıcısına teşekkür edenler
ar_de_ (08-08-2018), buena vista (31-07-2018), dentist (01-08-2018), Master (31-07-2018)
Cevapla


Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Seçenekleri Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş arama yap
Modları Göster

Yetkileriniz
Yeni konu açabilirsinizdeğil
Yanıt gönderebilirsiniz değil
Eklenti gönderebilirsiniz değil
Mesaj düzenleyebilirsiniz değil

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:08 .


Telif Hakları vBulletin v3.5.4 © 2000-2018, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Tercüme ve Tasarım : Arka & Bahce